 |
| Foto: Ramazan
Kerpeten |
Burkay: Kürtler ‘açılım’ı
desteklemeli
Sorular: Roni Alasor
Gazeteci Roni Alasor’un arkadaşımız
Kemal Burkay’la yaptığı bu söyleşi
16 Ocak günü AKnews’te (Kurdistan News Agency)
Türkçe ve Kürtçe olarak yayınlandı. AKnews Güney
Kürdistan merkezli olup Kürtçe, Türkçe, İngilizce,
Almanca, Arapça yayın yapan bir haber ajansıdır.
Bak: www.aknews.com
Sayın Burkay, yaklaşık 45 yıldır
aktif siyaset yapan Kürt, Türk ve Avrupa kamuoyunda tanınmış
bir politikacısınız. Ama aynı zamanda
bir yazar, şair ve edebiyatçısınız...
Mamak, sürgündeki yaşam, geçmişte olup biten
acı tatlı olaylar, bazı anılarınız,
unutamadığınız günler, siyasi, kültürel,
sanat-edebiyat alanındaki çalısmalarınızla
ilgili neler diyeceksiniz?
Biliyorsun, anılarımın ilk iki cildi yayımlandı.
Bunlarda 1987 yılına kadar olan dönem, yani
hayatımın ilk 50 yılı, bu arada senin
sordukların, ayrıntılı olarak var.
İlk tutukluluğum 1966 yılında, Kürt
sorunuyla ilgili bir yazım yüzündendi.
 |
|
Mamak Cezaevi
1971
|
Ankara Kapalı Cezaevi’nde 5 ay yattım. 12 Mart
döneminde Ankara Mamak’ta ve Diyarbakır Askeri Cezaevi’nde
bir yıla yakın kaldım (1971-72). O dönemde
ayrıca bir ay kadar da, Türkiye’nin birçok ünlü yazarı,
bilim adamı, politikacısı, sendikacısı
ile birlikte –ki aralarında Yaşar Kemal, Muammer
Aksoy ve Kemal Türkler de vardılar- İstanbul’da
Davutpaşa Kışlası’nda, “rehine” olarak
tutulduk! Bu döneme ait ilginç anılarım vardı,
bunlar anılarımın birinci cildinde yer
alıyor. Ayrıca, Reyhan Yıldiz’ın 2009
yılında yayınlanan “İçeriden” adlı
kitabında söz konusu tutuklama dönemlerimi anlattığım
uzunca bir söyleşi var.
Hayatımın son 30 yıllık “Sürgünlük”
dönemini ise anılarımın ikinci ve henüz
yayımlanmamış diğer ciltlerinde yazdım.
Aslında bu bir yönüyle sürgün yaşamı sayılsa
da tümüyle değil. Çünkü ben, Dostoyevski’nin bir
roman kahramanına söylettiği, “hayat her yerde
hayattır,” sözünü hayat düsturu edinmiş biriyim.
Bu anlamda yurt dışında hasret ateşiyle
yanıp tutuşmadım, kedere gömülmedim; yurt
içindeki gibi çalıştım ve ürettim. Dünyanın
birçok yerini severek dolaştım, ailemle birlikte
yaşadığım İsveç’i ise kendi ülkem
gibi sevdim.
Hayatımızdaki acı-tatlı olaylar,
unutamadığımız günler aslında
pek çoktur. Yerine göre, günlük hayatımızdaki
bir olay nedeniyle, ya da söz sohbet sırasında
eskiyi anarken hatırlarız onları. Bazen
de unuttuğumuzu sandığımız, zamanın
külleri altında kalan anılar beklenmedik bir
an anda çıkagelir.. Bazen dosyalar arasındaki
sararmış bir mektup, bazen bir resim alır
getirir onları...
Siyasete girmeden önce bir edebiyat tutkunu ve yazardım.
Girdikten sonra da hem siyaset üzerine, hem de edebi konularda
çokça yazdım. Bu iki işi bir arada götürdüm,
bir bakıma kişiliğimin ayrılmaz parçaları
olarak. Zaten siyaseti ikbal için yapmadım; hep ezilenlerin
safında oldum ve orada ikbal yoktur. Bu, haklı
ve güzel için yaptığım bir uğraştı
bir bakıma.
Partiya Sosyalist a Kurdistan ve siyasi geleneğine
onlarca yıl Liderlik yaptınız. Orta Doğu
ve Kürdistan gerçeği göz ününe alınırsa,
yaklaşık 50 yıllık siayasi hayatınız
boyunca Kürt mücadelesinde elinizin kardeş kanına
bulaşmaması bir mücize mi? Sonra liderlikte
ısrar yerine Partiyi genç nesillere bırakmayı
tercih ettiniz : Çok mu demokratsınız?
Türkiye’de ve Kürdistan’da, bir bütün olarak Ortadoğu’da
şiddet ne yazık ki hâlâ hayatımızda
yaygın. Böyle bir ortamda şiddetten uzak durmak
kolay değil.
Geçtiğimiz yıllar, koşulların ne
olduğuna bakmadan, devimin başarısını,
özgürlüğe ulaşmayı silahlı mücadele
koşuluna bağlayan, onu temel alan kesimler pek
çoktu; hem solda, hem Kürt hareketinde. Bu anlayışla
nereye varıldı, bir yana, ama sistem solu ve
Kürt hareketini ezmek için bu eğilimden yararlandı,
hatta bunu kışkırttı.
Ben 1960’lı yıllarda, yani PSK’yı kurmadan
önce Türkiye İşçi Partisi’nde çalıştım.
TİP mücadelesini barışçı yöntemlerle
sürdüren, şiddetten uzak duran bir örgüttü. Aynı
anlayışı Kürdistan Sosyalist Partisi’ni
(PSK) kurduktan sonra da sürdürdük. Bence, eğer barışçı,
demokratik mücadele ortamı varsa bunun değerini
bilip onda ısrarcı olmak gerekir. Hele aynı
amaca yönelik sol örgütler veya ulusal kurtuluş örgütleri
arasında, sorunları çözmek, ya da güç üstünlüğü
sağlamak için şiddete başvurmak yanlıştır,
aptalca, hatta çılgınca bir tutumdur. Kitleleri
kazanmak, güç toplamak politik çalışmayla, görüşlerimizin
ve politikamızın doğruluğuyla olmalı.
Kardeş kavgası ise toplumu terörize eder; hem
bedeli ağırdır, hem de sonuç vermez. İlerici,
devrimci güçleri bölüp bir iç boğuşmada güçlerini
tüketir.
Bence kendine güvensizler ve haksızlar öncelikle
yumruğa davranır. Ben kendi payıma, haklı
olduğumu kanıtlamak için, solda ya da Kürt hareketinde
rakiplerimle mücadele ederken görüşlerime, sözün
gücüne güvendim. “Bununla amaçlarına ulaştın
mı?” diye sorabilirsiniz. Ama ben de şöyle derim:
“Şiddeti çözüm sananlar ulaştılar mı?”
Türkiye solu ve Kürt hareketi, tüm engellere, baskılara
ve kışkırtmalara rağmen, şiddetten
uzak durabilseydi, belki de hem kendileri, hem de bir
bütün olarak toplum bugün çok daha iyi bir yerde olurdu.
PSK’nın yönetim görevinden, ölmeden veya mecbur
edilmeden ayrılmama gelince... Bence bu, Ortadoğu’da
eşine pek az rastlansa da olağanüstü bir şey
değil. Hem yorucu bir görevdi, hem de en önde olmadan
da arkadaşlarımla birlikte yürüyebilir, çalışabilirdim.
Benim örgütsel çalışma anlayışım
bu. Sosyalist olmanın yanı sıra, iyi bir
demokrat olduğumdan ise kuşkum yok.
Günül çok isterdi ki sizinle 21. yüzyılda Kürtlerin
trajedilerini, siyaseti hiç konuşmayalım; ama
maalesef süreç bizi buna zorluyor. 2010 yılı
itibariyle bugün Türkiye’deki Kürt sorununun geldiği
aşamayı nasıl değerlendiriyorsunuz
?
Geçmişe göre oldukça olumlu gelişmeler var.
Ama gideceğimiz yol hâlâ çok.
Kürt sorununda Cumhuriyet’in başından bu yana
izlenen inkâr ve baskı politikasının sonuç
vermediği ve ülkeye, hem Kürtlere hem Türklere çok
büyük bedellere mal olduğu ortada. Bu politikanın
en katı takipçileri generaller bile çözümün silahla
olamayacağının artık farkındalar.
AK Parti hükümetinin çözüm için yeni yol ve yöntemler
araştırması da bunun sonucu. En azından
konu, şimdi geçmişe oranla oldukça yaygın
ve serbest biçimde tartışılıyor. Türk
kesiminde barışçı ve demokratik, adil bir
çözüm için görüş belirten, çaba gösteren küçümsenmeyecek
bir entellektüel birikim var. Uluslararası planda
da gerek ABD gerek AB Türkiye’yi bu doğrultuda teşvik
ediyor. Bütün bunlar elbette önemli.
Öte yandan çözüm pek yakın da değil. Çünkü
politika değişikliğine, barışçı
ve adil bir çözüme direnen statükocu güçler hâlâ oldukça
etkinler. Kürt sorununun çözümüyle birlikte, onların
seksen, hatta yüz yıldır inşa ettikleri
tek renkli, baskıcı, faşizan sistem çökecektir.
Onların buna karşı direnmemeleri beklenemez.
Üstelik bu sistemi kurmak ve ayakta tutmak için boğazlarına
kadar suça batmışlar, suçluların telaşı
içindeler. Değişim için kitleleri kazanmak ve
bu tutucu güçlerin direncini kırmak gerekir. Bu ise
zaman alacaktır.
Özelikle 2009 yılında çözüldü çözülecek
diye iç ve dış kamuoyunu heyecanlandıran
gelişmelerden sonra şimdi Kürtlere karşı
linç girişimleri giderek yaygınlaşıyor...
Türk kamuoyu, aydınları ve demokratları
nerede? Türk ve Kürtlerin Türkiye’nin resmi sınırları
içinde birlikte ve ortak yaşamaları zedelendi
mi?
Bu yüz yıldır inşa edilen katı, baskıcı
bir yapıdır ve ona uygun bir toplumsal koşullanma
var. Toplumda güçlü fobiler ve önyargılar oluşmuş.
Bunun bir anda değişmesi kolay değil. Değişim
inişli çıkışlı ve sancılı
olacaktır. İspanya’nın AB ile bütünleşme
sürecinde, faşizmin çözüldüğü bir aşamada,
faşist güçlerin son kanlı saldırılarını
hatırlayalım. Bu umutsuzca bir çırpınma
idi, son kurbanlarını aldı, ama gelişmeyi
durduramadı. Kanımca Türkiye’de yaşanan
da, tıpkısı olmasa bile, bir benzeridir.
Elbet, bu iniş çıkışlar sırasında
toplum yeni acılar çekebilir, zaman zaman umutlar
yükselir, zaman zaman da tersi olur. Ama kanımca
gidiş değişim yönündedir ve eski sistem
artık çöküşle yüz yüze gelmiştir. Sistemin
sahipleri bu gidişi önlemek ve tersine çevirmek için
geçici başarılar sağlayamazlar mı?
Bu mümkündür. Ama böyle bir şey ülkeye çok büyük
bedellere mal olacaktır. Saddam da Baasçı rejimin
çöküşünü önlemek için direndi ve bunun Irak’a nelere
mal olduğunu gördük. Çılgınlığın
mantığı yoktur.
Son dönemde Kürtlere ve son olarak Romenlere karşı
yaşanan linç olayları, buna karşılık
Kürt toplumunda oluşan güvensizlik ve her iki halk
arasında baş gösterebilecek bir çatışma
ihtimali elbette kaygı verici. Biz Kürtler, Türk
aydınları ve demokratları nerde, diye
sorabiliriz. Ama işin ilginci, onlar da şu sıralar,
“Kürt aydınları ve demokratları nerde?”
diye soruyorlar. Bizi, Kürt örgütlerinin bu tür gerilimlere
yol açan yanlışlarını eleştirmeye,
engellemeye çağırıyorlar. Doğrusu,
aydın ve demokrat insanlar bakımından karşılıklı
olarak iki tarafa da iş düşüyor ve iki tarafın
da işi zor...
Ama umarız ülke böylesi çılgınlıklara
sahne olmadan, kanlı boğazlaşmalar yaşanmadan,
her iki halk için de daha fazla acılar çekilmeden
değişim süreci bu engelleri aşar ve aydınlığa
çıkarız, barışa ve gerçek bir demokrasiye
ulaşırız. Bu topraklar üzerinde ortak bir
yaşamı, ama bu kez eşitlik ve gönüllülük
temelinde birlikte oluşturabiliriz.
Dağdan inmelerden sonra AKP’nin istemiyle gelişler
durduruldu, ardından da DTP kapatıldı.
Bunun ardından halk tarafından seçilmiş
politikacılara ve belediye başkanlarına
yönelik son operasyonlar geldi. Sizce bütün bunlar neyi
amaçlıyor? Bu tür politikalar sorununun çözümüne
ne kadar hizmet edebilir? Kürtlere legal siyaset zemini
kapatılmak mı isteniyor ? Başka bir deyişle
simdi neredeyiz veya nereye gidiyoruz ? Peki hâlâ umutlu
musunuz ?
Bütün bunlar ne yazık ki olumsuz gelişmeler
ve açılım sürecine hizmet etmez. Öncelikle Kandil
ve Mahmur’dan dönüşler sırasında PKK gereksiz
ve yersiz bir abartmaya gitti, olaya bir zafer görüntüsü
verdi ve bu Türk kamuoyunu kışkırttı,
daha doğrusu kışkırtıcılara
fırsat verdi. Oysa ortada bir zafer filan yoktu.
Bu, barış sürecine hizmet için sembolik bir
silah bırakma ve dönüş olayı idi. AK Parti’nin
kışkırtma ve tepkiler karşısında
telaşa kapılıp geri adım atması
ise bence yanlış oldu.
DTP’nin kapatılması hükümetin tercihiydi diyemem;
çünkü hem bu kapama açılım sürecini zora soktu,
hem de AK Parti’nin kendisi de aynı Anayasa Mahkemesi
tarafından kapanmaktan kıl payı kurtuldu.
Ama AK Parti DTP’ye yönelik kapatma davasıyla ilgili
olarak iyi sınav vermedi. Hem gerekli yasal değişikliklere
gitmedi, hem de Cemil Çiçek ve Burhan Kuzu da içinde,
bazı AK Partililer kapanmayı doğal gösterecek
açıklamalar yaptılar.
Bunun ardından DTP’li politikacılara ve belediye
başkanlarına yönelik operasyon, üstelik operasyon
sırasında sergilenen tavırlar, örneğin
göz altına alınanların plastik kelepçeye
vurulup, sıraya dizilip adliyeye götürülmeleri ise
işin tuzu biberi oldu. Hükümetin bu operasyonla ilgili
rolü, etkisi ne, bilemeyiz. Yargı ne yazık ki
birçok olayda taraf durumunda; kimin neyi, hangi amaçla
yaptığını bilmek kolay değil.
Ama hükümetin operasyonu desteklemediğine, yanlış
bulduğuna dair bir açıklama yok.
Bütün bunlarla açılım süreci büyük darbe yedi,
bölgede uyanmış umutlar önemli derecede söndü.
Üstelik Kürtler bir kez daha devletin kendilerine yasal
kapıları kapadığını gördüler.
Buna rağmen umutlarımı tümden yitirmedim.
Bence, açılım yanlısı herkes de yitirmemeli.
Çünkü başka türlüsü havlu atmak olur. Kürt sorununun
çözümünün kolay olmadığını biliyoruz.
Bu doğrultudaki irili ufaklı adımların
atılması, örneğin Kürtlere legal siyaset
yolunun tam olarak açılması da öyle. Sabırla
çabalarımızı sürdürmekten başka seçeneğimiz
yok. Zaman bizden yana, bundan ise kuşkum yok.
Neden tıkanma yaşandı? Sizce ‘açılımda’
hangi eksikler ve yanlıişlıklar vardı?
MHP ve CHP’nın rol ve misyonu? Ordu, başta
Kürt sorunu olmak üzere Türkiye’nin gelişmesini önleyen
sorunların çözümünde ne kadar taraf veya karşıt?
Bir kere açılıma karşı güçler, statükocu
kesim, daha başından beri can havliyle direndi.
MHP ve CHP bu işi tam bir kışkırtıcılığa
vardırdılar. Toplumun yıllar yılı
oluşturulmuş korkularına, önyargılarına
seslendiler. Asker ve sivil bürokrasi içinde de, başta
ordu ve yargı, açılıma karşı
güçlü bir direnç var. Askerler, sorunun silahla çözülmeyeceğini
görmüş olmalarına rağmen, Kürt sorununda
bir politika değişikliğine ve genel olarak
demokratikleşmeye evet diyemiyorlar. Çünkü askeri
vesayetin ve öteki imtiyazlarının sürmesi statükonun
korunmasına bağlı. Sonuç olarak bu kesim
bir cephe halinde sorunların çözümüne karşı,
demokratikleşmeye karşı, AB üyeliğine
karşı.
Ama bu kesimlerin tavrı anlaşılırdır
ve bu direnç bekleniyordu. Bunların tutumu elbet,
tarihsel olarak kapıya dayanmış bir değişim
gereğine engeller çıkarır, onun hızını
keser, ama tümden önleyemez. Bence açılımı
asıl zora sokan, onu başlatmış ve
açılım yanlısı olması gereken
kesimlerin hataları ve yanlışlarıdır.
Bunlardan hükümet sürece öncülük etmekle birlikte hep
ürkek göründü, açılım karşıtlarının
tepkileri karşısında yeter kararlılıkla
hareket edemedi. Açık, net bir çözüm programı
ortaya koyamadı. Hadi bu bir dereceye kadar anlaşılır,
köklü ve adil bir çözüm bir anda mümkün değil. Hükümet
böylesi bir çözüm programını şu anda, istese
bile ortaya koyamaz. Bunun bilincindeyiz. Ama hükümet,
yakın vadede atabileceği somut adımları
da atmadı. Örneğin silah bırakacakların
dönüşünü, bunun yanı sıra Avrupa’dan dönüşleri
kolaylaştıracak bir yasal düzenleme... Bunun
pişmanlık yasası ile olamayacağı
açık. Silahların bırakılması
ortamı çok rahatlatırdı. Bunun yanı
sıra siyasete yolun açılması, bu kapsamda
siyasi partiler ve seçim yasalarının demokratikleştirilmesi,
yüzde 10 barajının kaldırılması
veya düşürülmesi vb. somut ve güven verici adımlar...
Ayrıca hükümet açılım sürecinin başarısı
için Kürt örgütleri ve kurumlarıyla, örneğin
DTP ile iyi bir diyalog sağlayamadı; hatta Başbakan
DTP’yi muhatap bile almadı, buna hiç de gerekli olmayan
şartlar koştu.
Hükümet bunları yapmadığı gibi, ilk
ekibin dönüşü sırasında yaşananlardan
ürküp dönüşleri durdurdu. Bunun yanı sıra
DTP’nin kapanması sürecinde ve son operasyonlarla
ilgili olarak da açık, demokratik bir tavır
sergileyemedi.
Ama bu duruma gelinmesinde hatalar ve yanlışlar
yalnızca hükümete ait değil. PKK-DTP kesimi
de büyük yanlışlar yaptı. Örneğin
Ergenekon davasına ve açılım sürecine gereken
desteği vermezken, bir de onu zora sokan eylemlere
yol açtılar. Örneğin Öcalan’ın İmralı’daki
koşulları gerekçe gösterilerek düzenlenen ve
daha baştan şiddete yönelen, can kayıplarına
yol açan sokak eylemleri. Üstüne üstlük tam bir provokasyon
olan Reşadiye olayı... PKK bunu üstlendi. Bu
eylemler açılım karşıtlarının
ekmeğine yağ sürdü. Ayrıca, hem AK Parti’nin
elini zayıflattı, hem de bizzat AK Parti içinde
açılıma karşı tepkilere yol açtı.
Oysa Kürt tarafının yapacağı, hükümeti
açılım konusunda zora sokacak eylemler değil,
bunu kolaylaştıracak bir tutumdu.
Ergenekon
operasyonlarından sonra şimdi ise Türk Gladyosu
olarak belirtilen Özel Kuvvetler Komutanlığı
veya Özel Harp Dairesi merkezindeki “Kozmik oda”a girildi
deniliyor, bir sonuç bekliyor musunuz?
Bundan Ergenekon’un sırları, ya da işlediği
onca melanete ilişkin dosyalar, deliller çıkar
mı? Pek iyimser değilim. Çünkü minareyi çalan
kılıfını hazırlamıştır,
yargıcın arama yapmasından önce tedbirlerini
almışlardır. Ayrıca, önemli bilgilere
ulaşılsa bile, Susurluk olayında olduğu
gibi, bir bölümü “devlet sırrı” sayılıp
kamuoyuna açıklanmayabilir.
Buna rağmen, kendisini dokunulmaz gören Özel Harp
Dairesi’nin, yeni adıyla Özel Kuvvetler Komutanlığı’nın
merkezine yargıç kararıyla girilip arama yapılmış
olması bir ilktir ve bu başlıbaşına
çok önemlidir. Ayrıca, “sır” denenler açıklansa
da açıklanmasa da, devlet içindeki bu çeteleşme
ve onun işlediği akıl almaz suçlar kamuoyu
için bir sır değil ve onları gizlemenin
bir yararı yoktur.
Özel Kuvvetler Komutanlığı’nın
merkezinde yapılan son aramadan sonra bazı çevreler,
bunu sivil faşizm hazırlığı olarak
nitelediler. Bunlar AKP’nin bir polis devleti kurma peşinde
olduğunu ileri sürüyorlar. Bu iddiaların bir
geçerliği var mı?
Bence bu tür iddiaların gerçekle bir ilgisi yok.
Bunu iddia eden çevreler, öteden beri statükocu kesim.
Bunlar bugüne kadar darbe girişimlerine karşı
çıkmadılar, Ergenekon’u açık kapalı
desteklediler, demokratikleşme çabalarına ve
açılıma karşı hep direndiler. Bu kesimlerin
şimdi sözde faşizm karşıtı ve
demokrasi yanlısı görünerek, bu perde altında
AK Parti’ye karşı açtıkları kampanya
inandırıcı değil. Nabi Yağcı’nın
pek isabetli deyişiyle bu, statükocu güçlerin demokrasiye
ve değişime karşı yeni majino hattı.
Faşizm ve diktatörlük istemeyenin öncelikle demokratik
bir tavrı olur. Kürt açılımını,
bir bütün olarak demokratikleşme çabalarını
destekler, savaşa karşı olur, militarizme
karşı tavır alır. Bir başka deyişle,
en azından AK Parti’den daha demokrat olur! Bugün
AK Parti’ye karşı sözde laiklik, cumhuriyet,
ulusalcılık vs. adına cephe alanlar, zaten
bunları yapsa hem ülke hızla demokratikleşir,
hem de her türlü diktatörlük tehlikesi ortadan kalkar.
Türkiye demokratik ülkeler kervanına katılır,
sorunlarını çözer, gelişir ve çağ
atlar. Böyle bir durumda, varsayalım ki AK Parti’nin
böylesine gizli hesapları, diktatörlük eğilimleri
varsa, bunun da ortamı asla olmaz, yani demokrasi
güçleri bir geri gidişe meydan vermez.
Ama işin garibi, AK Parti’yi hak ve özgürlükler
için tehlike olarak gösterenlerin kendileri, ondan çok
daha gerideler; her türlü demokratik adıma, her türden
reforma, sorun çözmeye karşı çıkıyor,
militarizme destek veriyor, darbe girişimlerinden
medet umuyorlar.
Şu anda ‘Demokratik açılım ve Kürt
sorununun çözümü’ konusunda biraz sessizleştikleri
gözlenen Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ve Cumhurbaşkanı
Abdullah Gül yeni bir come-back (geri dönüş) yapacaklar
mı?
Eğer yeni olumsuz gelişmeler olmazsa, Gül’ün
ve Erdoğan’ın, şu anda bir durgunluğa
giren süreci yeniden canlandırmaları beklenir.
Yaşanan güçlükler karşısında ondan
vazgeçmeleri veya kendi haline bırakmaları ise
bir fiyasko olur. Böyle bir durumda AK Parti’nin yarattığı
tüm umutlar söner ve ülke daha da ağırlaşacak
sorunlar altında bunalır. Bunun sonuçları
AK Parti için de her iki halk için de çok acı olur.
Türkiye’nın yakın müttefiki ve dostu ABD’nin
ve özelikle Avrupa Birliği’nin soruna yaklaşımını
nasıl görüyorsunuz, sizce bu çevreler yeterli çaba
harcıyorlar mı?
Soğuk savaş döneminde ABD’nin ve NATO’nun
Kürt sorununa ve genel olarak ülkemizdeki demokrasi mücadelesine
yaklaşımı olumsuzdu. Zaten şu ünlü
Kontrgerilla (Gladyo, Ergenekon vb.) onların eseri.
Türkiye ve Yunanistan’da askeri darbeler hep ABD ve NATO
desteğiyle gerçekleşti. Ama 1990’lı yıllardan
itibaren durum değişti, Türkiye hariç, Gladyo
ve benzeri örgütler Avrupa ülkelerinde tasfiye edildi.
ABD ve AB Türkiye’de demokratikleşme ve Kürt sorununun
çözümü çabalarına destek verir, Türkiye’yi bu konuda
teşvik eder oldular. (AB daha önce de bir ölçüde
bunu yapıyordu). Bu aynı zamanda kendilerinin
de çıkarına.
Bu destek yeterli mi, bu tartışılabilir.
Ama bence bu desteğin var olması önemlidir.
Öyle olmasa belki Türkiye’de 12 Mart ve 12 Eylül benzeri
bir-iki darbe daha yaşanmıştı...
Görüşlerine katılmadığınız
biliniyor, ama yine de sormak istiyorum: İmrali ve
Kandil’in, legal alan da dahil, Kürt mücadelesi üzerindeki
etki ve gücü hiç de küçünmeseyecek kadar. Peki eğer
devlet-ordu-hükümet isterse, Abdullah Öcalan ile oturup
konuşurlarsa nihai çözüm için kapılar açılır
mı? PKK ve etrafındaki KCK ile Kongra Gel’in
Öcalan ile ilgili hassasiyet açıklamaları dikkate
alındığında, Öcalan’ın serbest
bırakılmasıyla silahlı mücadele biter
mi?
Haklısınız, PKK ile görüşlerimiz
pek çok konuda farklı; ama onun Kuzey’deki Kürt politikası
üzerindeki etkisinin de farkındayım. Bu sorunu
çözmek isteyen, en başta da silahların susmasını
isteyen (ki bence bu ilk halkalardan biri), PKK ile ve
elbet Öcalan’la, dolaylı dolaysız görüşmeli.
PKK’nın etkisindeki legal oluşumlarla ise (dün
DTP idi, bugün BDP) hele hele görüşülmeli.
Öcalan’ın durumu malum. İmralı’da içinde
bulunduğu koşullarda özgür iradesiyle davranabildiği
kanısında değilim. Derin devletin etkilerine
açık ve derin devlet çözüm istemiyor... Ben bunu
onlarca kez söyledim ve yazdım. Bu nedenle gerek
çözüm bekleyen Kürtler, gerekse açılım süreciyle
Kürt sorununu da çözeceğini dile getiren hükümet,
bunu göz önüne almalı. Ama bunu bilmek, Öcalan ve
PKK ile görüşmeye engel olmamalı. Özellikle
derin devletin olumsuz etkileri azaltılmak isteniyorsa...
Çünkü kaale almadığınızda, salt suçlamakla
yetindiğinizde derin devletin kanatları altına
daha çok itersiniz.
Öcalan’ın serbest bırakılmasına
veya taraftarlarının talebine uygun olarak bir
eve çıkarılıp orada gözaltında tutulmasına
gelince... Keşke hükümet bunu yapabilse. Hatta bir
af çıkarıp öteki siyasi tutuklu ve hükümlülerle
birlikte Öcalan’ı da serbest bıraksa... Varsın
legal partisini İmralı’dan değil de, dışarda
yönetsin. Kitleler de onu görsün, tanısın...
Ama bu, şu aşamada zor. Hükümet bunu yapamaz
ve böyle bir talep gerçekçi değil. Bence şu
aşamada en azından, Öcalan’ı İmralı’dan
çıkarıp derin devletin elinin ulaşmayacağı
bir cezaevinde, Adalet Bakanlığı’nın
denetiminde olmasını sağlamak lazım.
Eğer açılıma olumlu katkı sunması
isteniyorsa...
Silahlı mücadelenin sona erip ermemesi ise Öcalan’ın
serbest bırakılmasına bağlı bir
olay değil. İstense silahlar daha önce de tümten
susabilirdi. Nitekim Öcalan İmralı’ya konduktan
hemen sonra, yani daha 10 yıl önce, silahları
tek yanlı susturdu, hatta savaşı artık
sona erdirdiğini açıkladı. Silahlı
güçlerini devletin de onayı ile Güney’e çekti. PKK
4-5 yıl süreyle en küçük bir silahlı eylem yapmadı.
Zaten PKK adını da terk etti; bağımsız,
federe veya otonom Kürdistan talebini de. Hatta Öcalan,
bir af çıkırılsın, dağdakiler
tümden silah bırakabilir dedi ve PKK da bunu kabul
etti. Ama devlet buna yanaşmadı ve bu barışçı
ortam 2004 yılından itibaren bozuldu, yeniden
çatışma ortamına geçildi. Bu tam da Ayışığı,
Sarıkız gibi darbe hazırlıklarına
rastlıyor...
Kısacası, silahların susmasının
önünde engel olan ne Öcalan, ne PKK. Engel devletin kendisi
veya derini... Ben bunu görmeyenlere şaşıyorum.
Görüp de söyleyemeyenlere veya bile bile gizleyenlere
ise diyeceğim yok zaten.
Sizce ne yapmak gerekir? Yaşamını
siayesete adayan 73 yaşındaki hukukçu, politikacı,
edebiyatçı ve insan Burkay, savaşın taraflarına
‘Kürt – Türk barışı’ için
hangi önerilerde bulunmak ister ?
Aslında yeni bir şey söyleyecek değilim.
Her zamanki söylediklerimi söyleyeceğim. Kürtler
arasından da yanlış yapanlar çıkabilir
ve çıkıyor. Ama bu sorunun yüz yılı
aşkındır var olmasının ve yaşanan
çatışma ortamının sorumlusu Kürt halkı
değil. Kürtler bu ülkenin binlerce yıllık
sakinleri ve her halk gibi kendi kimlikleri, kültürleri
ile özgürce yaşamaya hakları var. İstedikleri
de budur. Kürtlerin hakları tanınsa çatışma
olmazdı ve barış içinde bir arada yaşamanın
biçimini bulabilirdik. İviçre’de, Belçika’da, İspanya’da,
Kanada’da ve dünyanın daha nice uygar ülkesinde olduğu
gibi. Şimdi de aynı şeyi yapabiliriz.
Bu savaşın ne Türklere, ne Kürtlere bir yararı
yok. O iki tarafa da acı ve gözyaşından
başka bir şey getirmedi, getiremez. Savaşı
sürdürmek isteyenler bunu, “vatan-millet” perdesi alında
gizleseler de, gerçekte kendi bencil, aşağılık
çıkarları için yapıyorlar. Bu nedenle bir
an önce adil bir çözüme ve barışa yönelmeliyiz.
Bu ise eşitlik temelinde olur ve bize göre bunun
biçimi federal bir birliktir, Güney Kürdistan-Irak örneğinde
olduğu gibi.
Eşitlik temelinde bir çözüme hangi Kürt itiraz
eder? Ve herhangi bir Türk’ün eşitliğe itiraz
etmesi için haklı nedeni olabilir mi?
Açılım süreci bir fırsattır. Eğer
iyi yönetilir, eğer barış, demokrasi ve
özgürlük isteyen tüm taraflar bu sürece iyi niyetle destek
verirlerse başarırız. Elbet, Her şeyin
bir anda olup bitmesini, köklü bir çözümün hemen yarın
gerçekleşmesini beklemiyorum. Gerçekçiyim. Bunun
için zamana gerek var ve oraya adım adım ilerleyeceğiz.
Hükümet öncelikle, çözüm karşıtı güçlerin
şamata ve kışkırtmasından etkilenmemeli,
kararlı olmalı. Bir yandan Türkiye kamuoyunu
barışın ve çözümün önemi ve gereği
konusunda ayrınlatmak için iyi bir kampanya yürütmeli,
öte yandan Kürt tarafındaki tüm aktörlerle dolaylı
dolaysız görüşmeli. Buna Öcalan ve PKK da dahil.
Bunun yanı sıra güven verici somut adımları
atmalı. Bunların bazısına az önce
değinmiştim. Kürt kesimi ise açılım
sürecinde hükümeti yalnız bırakmamalı,
destek vermeli; onu daha ileri adımlar için teşvik
etmeli.
Sayın
Burkay, şiir yazmaya devam ediyor musunuz? Ediyorsanız
ve yayınlanmamış bir şiiriniz varsa,
lütfen AKnews aracılığıyla bunu
duyurabilir miyiz?
Evet, geçtiğimiz yıl toplu şiirlerim
“Gülümse”de, önceki beş kitabımla birlikte
yayınlanan son şiir kitabımın (Gecenin
koynunda Bir Adam) ardından da bazı şiirler
yazdım. İşte onlardan biri, “Gece” adlı
şiirim…
 |
| Foto: Celal
Gül |
GECE
Gümüşsü bir akşam sessizliği
Bir çigan müziği içten içe
Ansızın çalar saati
Sanki mutluluğun
*
Gecenin imbiğinde dost yüzleri
İçimi ısıtır
Dingin bir ırmak gibi
Usul usul akan hayat
Yüreğim barış içinde
Anılar ve yaşama sevinci
*
En tatlı sözleri, renkli düşleri
Geceye serptim
Kentin yorganını örttüm
Temmuz 2009
PORTRE / KEMAL BURKAY
Kemal Burkay 1937 yılında Tunceli’nin Mazgirt
ilçesinin Dırban (Kızılkale) köyünde
doğdu. 1949 yılında Akçadağ Köy
Enstitüsü’ne girdi. 1955 yılında öğretmen
oldu. Daha sonra girdiği Ankara Hukuk Fakültesi’ni,
1960 yılında bitirdi. Adana’nın Osmaniye
ilçesinde kısa bir süre kaymakamlık yaptı.
Ancak merkeze alındı ve ayrılarak 1964
yılında Elazığ’da serbest avukatlığa
başladı.
Köy öğretmenliği yıllarında şiirler
ve hikâyeler yazdı. 1964 yılında ilk
romanı “Yaşamanın Ötesinde” Vatan gazetesinde
tefrika edildi. İlk şiir kitabı “Prangalar”
1967 yılında basıldı. 1965 yılında
Elazığ’da “Çıra” adlı edebiyat dergisini
çıkarıp yönetti. Edebi ve siyasi çok sayıda
kitabı var.
Kemal Burkay, 1965 yılında Türkiye İşçi
Partisi’ne üye oldu ve partinin Elazığ, Tunceli,
Bingöl ve Erzincan illerinde örgütlenmesinde rol aldı.
1965 seçimlerinde yaşını büyüterek
TİP’in Bingöl adayı oldu. 1968 yılında
TİP Genel Yönetim Kurulu’na, bir yıl sonra
ise Merkez Yürütme Kurulu’na seçildi. 1969 yılında
TİP’in Tunceli adayı oldu. 12 Mart döneminde
1972 yılında yurt dışına çıktı.
1974 yılında çıkan af yasasının
ardından ülkeye döndü, Ankara’da yine serbest avukatlığa
başladı.
Aynı yılın sonunda bir grup arkadaşıyla
birlikte illegal Kürdistan Sosyalist Partisi’ni (PSK)
kurdu ve genel sekreterliğe seçildi. Burkay ve
arkadaşları 1975 yılında Özgürlük
Yolu dergisini, 1977 yılında ise, 15 günlük
Roja Welat gazetesini çıkardı. PSK, bağımsız
aday göstererek 1977 yılında Mehdi Zana’yı
Diyarbakır’dan, 1979 yılında ise Urfan
Alpaslan’ı Ağrı’dan belediye başkanı
seçtirmişti.
Burkay, Mart 1980’de yurt dışına çıktı.
İsveç’ten politik iltica alan Burkay, çalışmalarını
halen çoğunlukla bu ülkede sürdürüyor. İki
defa evlenen Kemal Burkay, dördü kız, biri erkek
beş çocuk babası
Roni Alasor /AKnews
Resimler: Ramazan
Kerpeten (CHA)
|