|
Yeni
Şafak Gazetesi’nden Murat Aksoy ile söyleşi
Kemal Burkay: Boykot 12 Eylülcülere
yarar;
Referandumda evet oyu vermeli
Yeni Şafak Gazetesi’nden
Murat Aksoy’un arkadaşımız Burkay’la
yaptığı söyleşi gazetenin 19 Temmuz
2010 tarihli sayısında yayınlandı.
Ama üç kadar soru ve cevapları “yer yetmezliği”
nedeniyle yayınlanmadı. Oysa bunlar söyleşinin
en can alıcı bölümü, işin “püf noktası”
idi. Ayrıca söyleşi, “Boykot kararı BDP’nin değil, İmralı’nın”
başlığı altında verildi. Oysa
söyleşide böyle bir ifade kullanılmamıştı,
BDP boykot kararı verirken “İmralı’dan
etkilenmiş kanısındayım” deniyordu.
Açık ki bu ikisi çok farklı. Ama gazeteler çarpıcı
başlık bulma adına sık sık böyle
yıpıyorlar. Biz aşağıda söyleşinin
tamamını okurlarımıza sunuyoruz.
(Dengê Kurdistan’ın notu)
Söyleşi-Yorum
“Hadi gülümse bulutlar gitsin
İşçiler iyi çalışsın, gülümse
Yoksa ben nasıl yenilenirim
Belki şehre bir film gelir
Bir güzel orman olur yazılarda
İklim değişir, Akdeniz olur, gülümse.
…
Tut ki karnım acıktı, anneme küstüm
Tüm şehir bana küstü
Bir kedim bile yok anlıyor musun
İklim değişir, Akdeniz olur, gülümse.”
Tanıdık satırlar bunlar. Sezen Aksu söylüyor:
“İklim değişir, Akdeniz olur, gülümse.”
Oysa bugünlerde gülümseyemiyoruz. Çünkü silahların,
bombaların gücü sözün gücünden daha ağır.
Ama bizim güçlü sözlere ihtiyacımız var.
Sezen Aksu’nun seslendirdiği “Gülümse”nin sözlerini
yazan Kemal Burkay’a sözü verdik bu hafta. Aslında
bu söyleşi istihbarat muhabirimiz Önder Deligöz’ün
eseri desek daha doğru olur.
Hala sözün gücüne inanan şair Kemal Burkay’la
hem referandumda BDP’nin “boykot” kararını hem
de demokratik açılımın nasıl başarıya
ulaşabileceğini konuştuk.
Türkiye 12 Eylül’de bir anlamda 12 Eylül Anayasası’nı
oylayacak. Ne düşünüyorsunuz anayasa değişiklik
paketi konusunda?
Söz konusu paket
bir dizi olumlu değişikliği içerse de yetersiz.
12 Eylül Anayasası’nı, dibacesiyle birlikte
toptan değiştirecek, yerine demokratik, çağdaş
bir anayasa koyacak köklü bir değişikliğe
gerek var. Ülkenin 30 yıldır cunta anayasası
ile yönetilmesi üzüntü vericidir. Ama ne yazık ki
böylesi bir köklü değişiklik bugüne kadar mümkün
olmadı. Geçmişte bölük pörçük değişikliklerle
yetinildi. AK Parti de, kanımca bu konuda yakaladığı
şansı iyi değerlendiremedi.
Ama söz konusu
değişiklik de birçok bakımdan olumludur
ve ilerde daha kapsamlı bir anayasa değişikliğine
yolu açacak, bunu kolaylaştıracak türdendir.
Çünkü, Anayasa Mahkemesi ve öteki üst yargı organlarının,
en küçük değişikliği bile engellemek için
nasıl statükocu güçlerle omuz omuza verdiklerini
ve ortaya 367 oranı türünden hilkat garibesi “yargı
kararları” çıktığını biliyoruz.
BDP’nin paketle
ilgili tavrı hakkında ne düşünüyorsunuz?
BDP’nin bu değişikliğe
parlamentoda evet oyu vermemesinin ise haklı ve anlaşılır
bir gerekçesi yoktu. BDP’nin Anayasa değişiklik
paketine yönelik öneri ve istemleri haklı olabilirdi
ve bence de haklıydı. Ama bu istemler göz önüne
alınmadı diye değişikliğe destek
vermemek ya hep ya hiç mantığıdır,
yanlıştır. BDP böylece, istesin istemesin,
CHP ve MHP’nin yanına düştü, onları sevindirdi.
Siyasi partilerin kapanmasını zorlaştıran
hüküm parlamentodan yeterli oyu alamadı, öteki değişiklikler
ise zora girdi.
Peki AYM kararı
hakkında ned düşünüyorsunuz?
Anayasa Mahkemesi,
her halde kamuoyundan gelen tepkileri göz önüne alarak,
korkulduğu gibi değişiklikleri toptan iptal
etmedi, bazı sınırlı müdahalelerle
yetindi. Ama, bu kadarı bile, değişikliği
esastan ele aldığı için Parlamento’nun
yetkisine müdahale idi ve bunun çağdaş hukukla
bağdaşır bir yanı yoktur. CHP ve MHP
gibi muhalefet partilerinin yanı sıra, yüksek
yargı da 12 Eylül Anayasası üzerine titremektedir.
Beş generalin keyfine göre yapılmış
cunta Anayasasını cansiperane savunmak da bu
ülkenin politikacı ve hukukçularına özgü bir
garabet olsa gerek…
BOYKOT 12 EYLÜLCÜLERE YARAR
Referandum süreci başladı ve BDP boykot
edeceğini açıkladı. Doğru mu bu tavır?
BDP, yasanın parlamentodaki görüşme sürecinde
yaptığı yanlışı sürdürüyor.
İmralı’dan gelen mesajdan etkilendiği kanısındayım.
Böylece kendisine de Kürt halkına da yazık ediyor.
İmralı’daki tek kişi ve özgürce karar verebilecek
durumda değil. Hayır oyu veya boykot sadece
12 Eylülcülere ve demokrasi düşmanlarına yarıyor.
Boykot tavrı tabanlarına güvenmedikleri içindir.
Tabanları sandık başına gitse en azından
bir bölümü aklına ve vicdanına danışıp
evet oyu verecek. Bunu engellemek için boykota başvurdular.
Böylece sandık başına gitmek isteyenleri
baskı altına alacak, gidenleri suçlayacaklar.
Bu demokratik bir tutum değil.
BDP tabanı refanduma ne der?
Bir bölümü parti yönetiminin yürüttüğü propagandadan
etkilenecek. Bir bölümü, farklı düşünse bile
eleştiri ve suçlamalara hedef olmamak için boykot
kararına katılacak. Ama buna rağmen herkesi
denetlemeleri ve caydırmaları mümkün olmayacak
kanısındayım; BDP tabanından da sandık
başına gidip evet oyu veren bir kesim olacak;
ne oranda, onu bilemem.
Diğer Kürt siyasi partileri HAKPAR ve KDP’nin
evet oyu vermelerini nasıl okumalıyız?
Her iki partinin kararını da mantıklı
ve olumlu buluyorum. Bunlar şu anda güçleri BDP ile
kıyaslanmasa bile, PKK ve Öcalan’ın etkisi altında
olmayan legal Kürt partileri. Eğer söz konusu anayasa
değişikliği demokratik sınırları
genişletir olmasaydı, desteklemez ve evet oyu
vermezlerdi.
Peki partisiz
Kürtler ne yapmalı?
Ben kendi payıma,
sınırlı da olsa bu anayasa değişikliğini
olumlu buluyorum ve referandumda evet oyu verilmesinden
yanayım. Demokrasiye, değişime hizmet eden
her adım, küçük ya da büyük, bu ülkede yaşayan
büyük çoğunluğun ve bu arada Kürt halkının
yararınadır ve desteklenmelidir.
12 Eylül gününün
ise sembolik olarak çok daha önemli bir anlamı var.
12 Eylül darbesiyle oluşan rejim ülkenin tüm demokrasi
güçlerine, tüm aydınlara ve emekçilere çektirdi;
ama bunun acısını en çok da Kürtler çekti.
Umarım ki halkımız, 30 yıl sonra da
olsa bu güne ve tüm o acılı, insanlık dışı
uygulamalara oylarıyla gereken yanıtı verecektir.
Böylece 12 Eylül’ün cuntacı ve işkencecilerinden
hesap sormanın yolu da açılır.
ŞİDDETİN HEDEFİ
AÇILIM VE REFERANDUM
Son dönemde artan şiddete gelelim. Şiddetin
hedefi bu süreci kesintiye uğratmak mı?
Son dönemde şiddetin artmasının nedeni,
bir yandan açılım süreci, diğer yandan
onu izleyen anayasa değişikliğidir. Amaç
ortamı gerip kitleleri açılım sürecinden
soğutmak ve referandumu engellemektir.
Peki şiddetin artması refarandumu nasıl
etkiler?
Artan şiddet daha şimdiden olumsuz sonuçlarını
gösteriyor. Olağanüstü hal ortamına benzer uygulamalar
var. Sınıra yığınak, köylerin
yakılması, keyfi infazlar ve çatışma
dilinin güçlenmesi… Böyle bir ortamda kitlelerin oy verme
eğilimi etkilenebilir, Türk kesiminde “şu açılım
ve anayasa değişikliği de nerden çıktı?”
diye düşünenler artabilir. Kürt kesiminde ise tehditler
oyların yönünü olumsuz etkileyebilir. En azından
şiddeti tırmandıranların hesabı
budur.
Artan şiddetin bir hedefi de AK Parti olabilir
mi?
Elbet, şiddetin bir hedefi AK Parti’dir. Şiddetin
arkasındaki güçler, onu hükümet edemez duruma düşürmek
istiyorlar. 12 Mart ve 12 Eylül öncesinde olduğu
gibi, tırmanan şiddeti darbelere gerekçe olarak
kullanmak istediler. Ama bu kez başarmış
görünmüyorlar. Yaptıkları iş sonuçta AK
Parti’yi kararsızlığa itmek, değişime,
demokratikleşmeye yönelik adımları engellemek.
Bu işte başarısız sayılmazlar.
Öcalan bu sürecin neresinde? (Bu soru ve bunu
izleyen iki soru daha, yani bölüm başlığına
kadar olan kısım, yer darlığı
gerekçesiyle yayımlanmadı. KB notu).
Bazıları artan şiddetle ilgili olarak
Öcalan’ı suçluyorlar, öfkelerini ona yöneltiyorlar.
Ben bunu kolaycılık ve hedef saptırma olarak
görüyorum. Çünkü Öcalan eğer idam edilmediyse bu
bilinçli bir devlet seçimiydi, öylesi yararlı bulundu.
Öcalan yargılama sürecinde, onlarca kameranın
önünde “hizmete hazırım, hayatımı
bağışlayın, ne isterseniz yapayım…”
demişti. Öcalan şu anda da İmralı’da,
devletin elindedir ve istediği kararı özgürce
verebilecek, bunu PKK’ya iletebilecek durumda değil.
Eğer birtakım buyrukları avukatları
vasıtasıyla veya başka türlü örgütüne iletebiliyorsa,
bunlar, ilgili makamlarca iletilmesi istendiği içindir.
Nitekim, bir ara bir generalin bile, Öcalan’ın bu
şekilde örgütüne talimat verme özgürlüğünü (!)
anlamadığını söylemesi ve eleştirmesi
üzerine, Öcalan, “yukardakilerin haberleri var canım,
istemiyorlarsa konuşmayız!” demişti. Yani,
bir başka deyişle, Öcalan aslında “yukarısı”
istediği için ve oranın istediği biçimde
konuşmakta… Şunu da ekleyeyim: Öcalan İmralı
sürecinde, 1999’dan başlayarak kendisinden her isteneni
yaptı. Silahları susturdu. PKK 4-5 yıl
süreyle hiçbir eylem yapmadı. PKK adını,
Kürt halkıyla ilgili o güne kadarki temel istemlerini
tümüyle terk etti. Bir başka deyişle PKK olmaktan
çıktı.
Ama PKK hala var...
Öcalan ve PKK yöneticileri tümden silah bırakmayı
da önerdiler ve buna uygun bir zemin hazırlanmasını
istediler. Bu geniş kapsamlı bir af olabilirdi.
Ama devlet buna yanaşmadı. PKK’nın silahlı
gücünü sınır ötesine geçirmesini istedi ve PKK
bunu yaptı. Çünkü devlet PKK’nın tümden silah
bırakmasını kendi hesapları açısından
yararlı bulmadı. Devlet yıllar boyu Kürt
halkının meşru haklarını tanıyıp
sorunun çağdaş ve demokratik bir çözümüne yanaşmadı.
Kürt sorununu yok saydı, ya da bir isyan ve terör
olayı gibi göstermeye çalıştı. Yürüttüğü
inkar ve baskı politikasını iç ve dış
kamuoyuna haklı göstermek için PKK’nın dağdaki
varlığına ihtiyaç duydu. Devlet asıl
Kürt hareketinin siyasallaşmasından korktu.
Statükocu güçler, PKK’nın dağdaki varlığını,
aynı zamanda bir bütün olarak Türkiye’nin demokratikleşmesinin
önünde bir engel gibi kullandılar.
Hangi devlet, kim bu devletin temsilcileri?
İnkar ve baskı politikasını 2000’li
yılların başında dahi yürüten tüm
kurumlar; askeri bürokrasi, devletin istihbarat kurumları,
ama aynı zamanda Öcalan yakalandığı
ve PKK silahlı mücadeleye tamamen son vermeye hazır
olduğu dönemde hükümet edenler kimse onlar, yani
Ecevit Başkanlığındaki koalisyon hükümeti…
KONTRAGERİLLANIN PKK İLİŞKİSİ
HEP VARDI
Bir görüş var, Türkiye'de ne zaman kısmi
demokratik adımlar atılsa şiddet yükseliyor.
2004'de AB ile müzakerelerin başlamasından önce
öyle oldu, 2007'de cumhurbaşkanlığı
seçimi ve 367 tartışmlarında Şimdi
de anayasa değişikliği ve referadum sürecine
denk düştü bu yükseliş. Sizce bunların
hepsi tesadüf mü?
Bunlar tesadüf değil. Değişim karşıtları
mevcut sistemi korumak için her türlü değişim
ve demokratikleşme adımına karşı
çıkıyorlar. Her keresinde şiddeti kendi
elleriyle kışkırtıyor, sonra da bir
kurtarıcı pozuyla sahneye çıkıyorlar.
Bu yalnızca AK Parti’nin iktidar döneminde olmadı,
aynı şey 12 Mart ve 12 Eylül öncesinde de yaşandı,
söz konusu askeri darbelere gerekçe yapıldı.
O dönemin büyük kanlı olaylarının arkasında
Kontrgerilla (bugünkü Ergenekon) vardı. 12 Mart öncesi
Marmara Gemisi’nin batırılması, Kültür
Sarayı’nın yakılması gibi acımasız
eylemler Kontrgerilla eliyle tezgahlanıp solculara
yüklendi. 12 Eylül öncesi yaşanan kanlı 1 Mayıs,
Maraş ve Çorum olaylarını hatırlayalım.
Bu eylemlerin ve benzer nicesinin arkasında Kontrgerilla’nın
olduğu şimdi bir bir ortaya seriliyor. 12 Eylül
darbesinin ardından şiddetin bıçakla kesilir
gibi kesilmesi bir rastlantı değildi.
AK Parti döneminde de darbe planları ortaya
çıktı...
Derin yapılar, AK Parti’nin seçim başarısını
engellemeye çalıştılar. Bunu başaramayınca
bu kez AK Parti’yi hükümet edemez duruma düşürmeye,
hatta devirmeye çalıştılar. Cunta girişimlerinin,
komploların 2004’ten itibaren birbirini izlemesi
bu nedenledir. Çünkü statükocu güçler AK Parti’yi kendilerinden
saymadılar. Onun AB ile bütünleşme, sorun çözme
(bu ister Kürt sorunu olsun, ister Kıbrıs, ister
Ermenistan’la ilişkiler) yönünde attıkları
her adımı engellemeye çalıştılar.
Barışçı ve demokratik bir Türkiye onların
işine gelmiyor. Varlıklarını, imtiyazlarını
mevcut baskıcı sisteme borçlular.
Son günlerde Genelkurmay ile PKK arasında 1996-1999
arasında görüşmelere dair bilgiler çıktı.
Sizin bilginiz var mı bu görüşmelerde?
Bu konuda PKK sözcülerinin de zaman zaman iddiaları
oldu. Türk Genelkurmayı’nın, bazı kişiler,
örneğin gazeteciler aracılığıyla
Avrupa’daki PKK temsilcileriyle görüştüklerini söylediler.
Benim bunun dışında bilgim yok.
PKK-Ergenekon ya da derin devlet ilişkisi hakında
ne düşünüyorsunuz?
Bir CIA projesi olan ve 1950’li yıllardan itibaren
tüm NATO ülkelerinde gizli olarak örgütlenen Kontrgerilla
örgütünün, Türkiye’de de çeşitli devlet kurumlarına,
medyaya, üniversiteye, sağda ve soldaki pek çok örgüte
sızdığı, hatta paravan örgütler kurduğu
bir sır değil. 1990’lı yıllarda
sosyalist sistemin dağılmasının ardından
diğer NATO ülkelerinde tasfiye edilen bu örgüt Türkiye’de
edilmedi; tam tersine daha da güçlendi. Ergenekon denen
örgüt budur.
Derin devlet de diyebileceğimiz, en azından
onun bir parçası olan Kontrgerilla ile PKK ilişkisi
ise kanımca daha başından beri vardı.
Zaten Öcalan’ın kendisi bunu kaç kez itiraf etti:
“PKK’yı kurduk, üç yıl süreyle ekmeğimizi
ve silahımızı devlet verdi, korumamızı
o sağladı,” dedi. PKK’nın kurulur kurulmaz
diğer Kürt örgütlerine savaş açması nedensiz
değil. Öcalan Suriye’ye geçip de Suriye’nin denetimine
girdikten sonra da kanımca PKK içindeki Türk derin
devletinin eli son bulmadı. Zamanla PKK içindeki
gerçek yurtseverler tırpanlanırken, derin devlet
elemanlarına bir şey olmadı ve onlar marifetlerini
sergilemeye devam ettiler. Öcalan yakalanıp İmralı’ya
konduktan sonra ise PKK içindeki bu el çok daha güçlendi
ve kanımca Kürt halkına hiçbir yararı olmayan
son şiddet eylemleri de bu elin esiridir.
STATÜKOCU GÜÇLER ÇÖZÜME KARŞI
Demokratik açılım neden bu noktaya geldi,
çözüm umudundan umutsuzluğa? Hükümet neyi yapmadı,
BDP neyi yapmadı?
Bir kere açılım
karşıtları, CHP, MHP ve öteki statükocu
çevreler, açılıma karşı yaygın
bir direnç gösterdiler, her zaman olduğu gibi kitlelerde
yıllar yılı yaratılmış önyargılara,
fobilere seslendiler. Vatan-millet bölünecek dediler.
Üstüne üstlük Genelkurmay da “af yok, Kürtçe eğitim
yok, dağdakiler gelip Türk adaletine teslim olsunlar,
ne cezaları varsa çeksinler,” diyerek kırmızı
çizgiler çekince açılım durakladı. Bu kadarı
bile olmayacaksa açılım neyin nesiydi, Kürt
sorunu nasıl çözülürdü? Hatta dağdakiler nasıl
inerdi?
Açılım
sürecini başlatan hükümetin buna ilişkin derli
toplu bir projesi yoktu, adeta göç yolda düzelir anlayışıyla
hareket etti. Ayrıca, “iç ve dış koşullar
çözüm için uygun,” derken, içerde statükocu kesimlerin
gücünü ve tepkisini yeterince hesaba katmamıştı
sanırım. Söz konusu güçlü tepkilerle karşılaşınca
durakladı, geri adım attı. PKK ile arasına
net mesafe koymuyor, PKK şiddetini suçlamıyor
diye, Parlamento’da grubu bulunan, yüze yakın belediyeyi
yöneten DTP ile görüşmedi, önerilerini hesaba katmadı.
Bununla da kalmadı, DTP kapandı, onun siyasi
kadroları, belediye başkanları tutuklandı.
Hükümet bu uygulamalara tepki vermedi, onaylar göründü.
Taş atan çocuklara yönelik ağır uygulamalar,
binlercesinin tutuklanması, on yılı bulan
cezalar güveni daha da sarstı.
DTP ve BDP
sürece yeterince destek verdiler mi?
DTP ve onu izleyen
BDP ise açılım sürecine gereken desteği
vermediler, hükümetin bu konudaki eksik ve hatalarını
öne çıkardılar. Ama bu başlangıç bile
önemliydi. Hükümeti hem eleştirmek, hem teşvik
etmek, atılacak her olumlu adıma omuz vermek
gerekirdi. PKK’nın tam da bu dönemde tırmanan
şiddet eylemleri ise hükümetin elini zayıflattı
ve açılım karşıtlarına yaradı.
DTP-BDP bu eylemlere karşı net tavır alamadılar.
Tüm bunlar açılımla birlikte doğan barış
ve çözüm umutlarının sürmesine ve yeni somut
adımlar atılmasına fırsat vermedi.
Ne yapılmalı
süreci yeniden canlandırmak için?
Barış
ve çözüm yolundan geri dönülemez. Böyle bir şey ülke
için yeni bir karanlık ve acılı dönemin
başlaması olur. Geçmişin yanlış
politikalarından hem Kürtler, hem Türkler çok büyük
acılar çektiler, ülkenin gelişme ve demokratikleşme
süreci engellendi. Böylesi kötü bir ihtimale bir daha
şans vermemek gerekir.
Hükümet açılımı
canlandırmak için harekete geçmeli ve bu konuda kararlı
olmalı, hem Kürt sorununun çözümünde, hem Alevilerin
ve Hıristiyan azınlıkların istemlerine
yönelik olarak somut adımlar atmalı Değişimde
çıkarı olan tüm toplum kesimleri, Kürtler, Aleviler
ve diğer kesimler ise atılacak her olumlu adıma,
her demokratikleşme çabasına destek vermeli.
Silah bırakma bugün mümkün mü?
Aslında bu şimdi de mümkündür. Bunun yolu
sorun çözmedir. Sorun ise dışarda değil,
Türkiye’nin içindedir. Kürt sorununu barışçı
yöntemlerle çözüldüğü, hatta çözüm süreci başladığı
zaman dağda silahlı adam da kalmayacaktır.
BDP İKİ ATEŞ ARASINDA
ŞİDDET DEMOKRATİK KÜRTLERİ SİNDİRDİ
BDP şu an siyaseten nerde duruyor, PKK ile İmralı
ile nasıl bir bağı var?
BDP de tüm Kürt halkı gibi iki ateş arasında
duruyor, bir yandan devletin baskıları, diğer
yandan PKK’nın… Ben kendi hesabıma, sık
sık bu partileri İmralı’nın etkisinde
kaldıkları, PKK ile aralarına net tavır
koymadıkları için eleştirdim. Açılıma
yeterince destek vermedikleri, çözüm konusunda sık
sık topu İmralı’ya attıkları,
yani özgür olmayan Öcalan’ı muhatap gösterdikleri
için, öteden beri kendilerini eleştirmekteyim. Sonunda
da yaptıkları yanlışlarla, örneğin
Anayasa değişikliğine oy vermemekle açılım
karşıtı statükocu güçlerle, CHP ve MHP
ile yan yana düştüler. Öte yandan bu işin kendileri
açısından kolay olmadığını
da biliyorum. Söz konusu legal partilerin yöneticileri
kendileri de sık sık açıkladılar,
PKK ile aynı tabanı paylaşıyorlar.
Ayrıca dağda silahlı güç oldukça onlar
için bu net tavır güçtür. Hikmet Fidan muhalefet
yapınca yok edilmedi mi? Bu sorunun çözümü de silahların
karşılıklı susmasına, Kürt siyasal
hareketinin bütünüyle barışçı, siyasal
bir kanala yönelmesine bağlı. O zaman BDP türünden
partiler bu tür etkilerden kurtulur ve politikalarına
kendi organları eliyle özgürce yön verirler. Çünkü
bu tür etkiler en çok da Kürt halkının mücadelesine
zarar veriyor. Sonuç olarak, Kürt sorununun çözümünü kim
istemiyorsa, silahların susmasını ve Kürt
hareketinin siyasallaşmasını da o istemiyor.
Aynı aktör böylece Türkiye’de siyasetin normalleşmesini
de engelliyor.
Neden alternatif bir siyasallaşma olmadı?
Aslında etkili, kitlesel bir Kürt siyasal hareketi
PKK’dan önce vardı. Geçmiş bir yana, Kürt hareketi
1960’lı yıllardan beri belli bir ivme kazanmıştı.
1967 yılındaki “Doğu Mitingleri”ni hatırlayalım.
Türkiye Kürdistan Demokrat Partisi daha 1965 yılında
kurulmuştu. Benim kurucusu olduğum Kürdistan
Sosyalist Partisi (PSK) 1974 yılında kuruldu.
PSK 1977 ve 1978 yıllarında, bağımsız
adaylarla Diyarbakır ve Ağrı belediye başkanlıklarını
kazanacak kadar kitleseldi. PKK ise 1978 yılında
sahneye çıktı, daha doğrusu, Kürt hareketini
yanlışa itmeye, kendi içinde bölüp çatıştırmaya
yönelik bir planın ürünü olarak çıkarıldı.
Kürt siyasetini uygar ve çağdaş yöntemlerle
çözmekten kaçınan devlet, oyuna ve hileye başvurdu,
kendi eliyle yangın çıkardı, ama yangına
eteklerini kaptırdı.
Böylece Kürt siyaseti şiddete itildi, PKK ile devlet
çatışmasına döndü. Bu ortamda hem kürt
hem Türk kesiminde barışçı ve demokratik
sesler giderek zayıflarken, toplum savaşanların
çevresinde kutuplaştı. Türk kesiminde militarizm,
Kürt kesiminde ise PKK güçlendi. Böylece güç dengeleri
değişti.
Barışçı bir siyasi damar olmayacak
mı?
Bugün de Kürt kesiminde PKK dışında barışçı,
siyasal yöntemlere ağırlık veren bir Kürt
hareketi var. Ama 30 yıldır devam eden şiddet
ve çatışma ortamının zayıflattığı
bu kesimin kendisini toparlaması için hem silahların
susması, siyasetin normal kanallarına dönmesi,
hem de zaman gerekir.
ARTIK DÖNMEK İSTİYORUM
Türkiye'ye dönüş meseleniz konusunda son gelişmeler
nelerdir?
Dönmek istiyorum ama belli bir tarih veremem. Benim
durumumda başka insanlar da var. Eğer 30 yıla
yakın bir süre yurda dönemedikse bunun nedenleri
bellidir. Bizi yurt dışına iten 12 Eylül
hukuku ne yazık ki değişmedi. Açılım
sürecini başlatan hükümet bu bakımdan da yasal
zemini iyileştirmeli.
Türkiye'ye dönerseniz Siyasete girer misiniz?
Ben bir aydın olarak görüşlerimi söylüyorum.
Yurt içinde de yapacağım budur. Bir örgüte,
örneğin HAKPAR’a üye olsam da yönetici planda görev
almam. Bunu geride bıraktım. Onu artık
gençler yapsınlar.
|